12.07.2009

Ayşe Arman gibi entellektüel !

Geçen hafta bir dergiye seksi pozlar veren Hürriyet'in entellektüel gazetecisi Ayşe ARMAN bu hafta da,bir okuyucu mesajı üzerine tesettüre girip İstanbul'u dolaşmış. Amacı beyaz bir Türk kafasıyla güya türbanlılar üzerinde mahalle baskısı var mı yok mu (O'na göre yok),onu bizzat görmekmiş.Bir arkadaşı ile birlikte İstanbul'un caddelerini,kafelerini,barlarını dolaşmış,toplu ulaşım araçlarına binmiş,hiçbir tepki veya mahalle baskısı ile karşılaşmamış.Ta ki Reina'ya girmek isteyene kadar. Kapısından kibar bir şekilde reddedilmişler ama o kadar da olacakmış zaten.Bu kez mini etekle muhafazakar Fatih semtini dolaşmış.İsmail Ağa Caddesine varıncaya kadar sorun çıkmamış,ama orada gördüğü tepkiler üzerine geziyi kısa kesmek zorunda kalmış.Velhasıl bu gezilerden çıkan sonuç;türbanlıların üzerinde değil, aksine "çağdaş" giyimlilerin üzerinde mahalle baskısı olduğu imiş.
Oysa bu ülkede yalnız gazeteciler değil,sağır sultan bile biliyor ve görüyor ki;
-Türbanlı (başörtülü) genç kızlar üniversite kapısından içeri giremiyor,vebalı gibi kampüs bahçesine bile alınmıyor.Başlarına şapka takmalarına dahi izin verilmezken,peruk takıp takmadıkları da Nazi subayı anlayışıyla kontrol ediliyor.Açılmaları için üzerlerinde baskı kurulan ikna (psikolojik baskı odaları) odaları yıllarca çalıştı. Bırakın öğrencileri, başörtülü anneler bile çoğu yerde kızlarının diploma törenine katılamıyor.

-Türbanlı veliler pek çok ilköğretim okulunda çocuklarının merasim törenlerine bile alınmıyor, bahçe dışına çıkarılıyor.
-Bu ülkede türbanlı anneler,yakınlar,arkadaşlar orduevlerindeki düğünlere bile kabul edilmiyor.Silahlı Kuvvetler mensuplarının eşlerinin türbanlı olmasının ordudan ihraç nedeni olduğunu herkes biliyor.
-Bu ülkede türbanlı annelerin en çok rağbet gördükleri konumun şehit annesi olarak içleri kan ağlarken olduğunu kim farketmedi hala?
-Bu ülkede kamusal alan diye uyduruk bir yalanla belirlenen ve çok geniş tutulan çeşit çeşit kamusal alanlara türbanlıların kabul edilmediğini kim bilmiyor?Hatta cumhurbaşkanı ve başbakanın eşlerinin türbanlı olmasının bile türbanlılar önündeki kamusal alan engelini aşmalarına yardımcı olamadığını,onların dahi devlet törenlerine yalnız katılmak zorunda kaldıklarını kim bilmiyor?
Bu ülkede türbanlılara yasak koyanların gerekçesi;türbanın sözde siyasi bir simge olarak kullanılması.Kesinlikle öyle olmadığı açık olmakla birlikte,hadi diyelim öyle olsa bile, beyinlerine en radikal siyasal simgeleri takan erkeklerin rahatça girebildiği kamusal alanlara ,radikal bayanlar niçin giremesin?Kadın hakları,feminizm adına gerçek bir geri adım değil mi?Türbanlı (başörtülü) kadınlara sadece kadın oldukları için yapılan haksız hukuksuz ,çağdışı uygulamaları,en ala mahalle baskısını ilk önce , kendi özgürlüğünü sonuna kadar kullanabilen Ayşe ARMAN gibi "entellektüel" kadın aydınların kafalarındaki örümcek ağlarını temizleyip görebilmesi, onları savunması gerekmez mi?

11.07.2009

Türkiye'yi büyük yapan

TRT Türk Televizyonunda 1995 yılında Sırplar tarafından gerçekleştirilen ve 8000 civarında Boşnakın ölümüne neden olan Srebrenica katliamını anmak için yapılan törenleri izledim.Bu yılki anma törenlerinde aynı zamanda kemikleri yeni bulunan 500'den fazla kişinin cenaze töreni yapıldı.Katliam günlerini yaşayan,yakınlarını kaybeden insanların hüzünleri,çektikleri zulümlerin acısı yüzlerinden okunuyordu.
Boşnaklar Sırplarla aynı soydan.Tek farkları dinleri ve bundan dolayı oluşan kültür farklılığı.Yani Boşnaklar şayet İslam olmasaydılar,
muhtemelen katliamları, ezayı, cefayı yaşamayacaklardı ama,Boşnak diye bir millet adı da kalmayacaktı.Boşnakların İslama girmesi Osmanlıların,yani Fatih Sultan Mehmet'in bölgeye gelişinden önce olsa da,Boşnaklar bugüne kadar Türkiye'nin özellikle manevi desteği ile ayakta durabildiler.Osmanlıların Balkanlardan ayrılışından sonra milyonlarca Türk asıllı insanımızın yanısıra işgale uğrayan Bosna Hersek topraklarından yüzbinlerce Boşnak Türk olmamalarına ve çoğu Türkçe bilmemelerine rağmen Arnavutlar, Çerkezler, Nogaylar, Abazalar gibi "anavatan" diye Türkiye'ye sığındılar.
Osmanlı Devleti tarihe mal olurken mirasını Türkiye'ye devretmiştir.Bu miras, Anadolu ve küçük bir kısım Trakya toprağından ibaret değildir.Balkanlarda yaşayan soydaşlarımız başta olmak üzere
gözü üzerimizde olan Müslüman Boşnakların, Arnavutların, Kosovalıların,Pomakların hepsi bize ata yadigarıdır.
Orta Asya Türk devletlerinin yanısıra Rusya Federasyonuna bağlı olmak zorunda kalan Tatarlar,Kırım Tatarları, Başkurtlar, Çeçenler,Dağıstanlılar ile çoğunluğu Moldovya' da yaşayan Ortodoks Gagauz (Gökoğuz) Türklerinin gözü de üzerimizdedir.Aynen Çin esareti altında yaşayan Uygur Türkleri gibi.Malum olduğu üzere , bugünlerde Çin zulmüne uğrayan Uygur Türkleri için bizim kadar üzülen,tepki gösteren,dertlerine ortak olmaya çalışan yok. Çünkü biz ve onlar aynı kökten geliyoruz,aramızda soy,kan ve kültür bağları var.Ayrıca,başları sıkıştığında sığınabilecekleri ilk adres her zaman olduğu gibi Türkiye.
Diğer taraftan İsrail zulmüne maruz kalan Filistin halkının da Türkiye'den beklentisi büyük. Çünkü Türkiye onlar için geçen yüzyılın başlarına kadar kendi devletleri olması bir yana,tarihten gelen kabullenme ile ,Batı ile başedebilecek,karşı durabilecek gerektiğinde müzakere edebilecek en büyük ve hatta tek İslam gücünü simgeliyor. Aynı bakış açısını Pakistan,Afganistan,Sudan,İndonezya Açe ve diğer pek çok İslam toplumunda da görebiliyoruz.
Türkiye'ye yüklenen manevi miras ağır bir sorumluluk kadar avantajlar da getirmekte. Türkiye (Osmanlı) topraklarının büyük kısmını kaybetmiş olsa da, tarih, kültür veya soy bağları ile bağlı olduğumuz devlet ve topluluklardan dolayı halihazırda eski topraklarına yakın bir etki alanına (bir anlamda hinterland) sahiptir. İşte Türkiye'nin Batı ve dünya nazarında asıl büyüklüğü,sıkıştığı Anadolu yarımadasının sadece 780 bin km2 tutan arazisinden,70 milyonluk nüfusundan veya askeri gücünden değil, tarihten almış olduğu bu mirastan gelmektedir.
Türkiye'de yönetime gelen hükümetler kendi kabuğuna çekilmek yerine Türkiye'nin büyük bir dünya devleti olduğu gerçeğinden hareketle büyük düşünmeli,kendisine bağlı devlet ve milletleri gözeten,kuşatan politikalar üretmelidir. Türkiye'nin bu anlamda kendisine yakın mazlum milletleri koruması, savunması, yardım etmesi boynunun borcudur ve yaptıkları Anadolu için yapılanlardan farklı değerlendirilmemelidir.Zira,bizi biz yapan tarihimizden bugüne aktarılanlar olduğuna göre, onlar olmadıktan veya yok edildikten sonra bizim de "büyüklüğümüz" kalmayacaktır.

08.07.2009

darbe nasıl yapılır?

Aylardır devam eden Ergenekon soruşturması çerçevesinde toplanan belgeler,alınan ifadeler, bulunan silah ve mühimmatlar Ulusalcı kesim hariç her tarafta "vay be" dedirtecek kadar büyük tepki topladı, dikkat çekti.Ancak Ulusalcı çevreler hala daha toplanan belgeleri önemsiz kağıt parçaları olarak nitelerken ,ifadeleri baskı altında alınmış kabul ediyor,bulunan silah ve mühimmatları ise,"bu üç-beş tane silahla mı darbe yapacaklar" diye konuya alaycı bir tavırla yaklaşıyor.
Bu durumda ülkede kaos çıkarılması,meşru hükümetin nasıl düşürüleceği ve darbenin nasıl yapılacağı gibi konularda daha önce hiç tecrübemiz bulunmadığı için cahil olduğumuzu kabul ederken,Ergenekon yapılanması faillerinin evlerinde, işyerlerinde ve ihbar edilerek kazılan yerlerde ele geçenleri kabaca sıralayalım;
-Örgüt şemaları
-Darbe günlükleri,planları,
-Kamu görevlilerini fişleme belgeleri,
-Suikast silahları ve bol miktarda mühimmat.
Şimdi Ulusalcılara sormak lazım.Yukarıda saydığımız devlete karşı eylemler hangi argümanlarla gerçekleştirilir,ne ile ve nasıl yapılır?Mesela ,darbe hazırlığı içindeki bir örgüt veya grup bir yerlerden buldukları tanklarını, tüfeklerini,ağır silahlarını toprağa gömer ve sessizce darbe yapacağı zamanı mı bekler,yoksa,darbe hazırlıklarına örgüt şemaları ile başlayıp ardından darbe planları,fişlemeler,kritik suikastlar yapar ,ortamı uygunlaştırır ve daha önce de birkaç kez yapıldığı gibi darbeye davetiye mi çıkartır?
İtiraf gerektiren zor bir soru.İyi ki Ulusalcı değilim.

07.07.2009

"hain" Çinliler

Gazetede bir başlık:"Han Çinliler Uygurlara saldırdı".Han milletinin Çin halkının çoğunluğunu oluşturduğunu bilmeme rağmen Han kelimesini ısrarla "hain" diye okuyorum.Yani "hain Çinliler Uygurlara saldırdı".Olayın kökenini anlamak için hafızamı yokladığımda,Çin ve Çinliler adına karateci Bruce Lee ve Çinli sayılabilecek sinema oyuncusu Jackie Chan dışında pek olumlu bir şey bulamadığımı anlıyorum.
Çinliler ilk olarak bizleri Orta Asya'dan atmak için kalabalık orduları ile sürekli saldırmışlardı. Yenemedikleri yerde ise hain planlara,entrikalara başvurmuşlar,ne yapıp edip kurulan her Türk devletini yıkıp parçalamışlardı.İşkencede çok usta idiler.Kimbilir kaç Türk cengaverini işkence ile kalleşçe öldürmüşlerdi. Kedi, köpek, maymun ne bulursa yiyen yamyamlıkları vardı. Çin yönetimi ailelere tek çocuktan fazlasına izin vermediği için kazara doğan ikinci çocukların nasıl kaybedildiği bilinmiyordu.
20. Yüzyılda Doğu Türkistan halkı,yani Uygur Türkleri Çin'den bağımsızlığını ilan etmişlerdi ama,Çinliler kurnaz diplomasileri sayesinde Doğu Türkistan'ı işgal eden İngilizlerden geri almışlardı.Maoizmi dünyanın başına bela eden Çin yakın geçmişte kendi üniversite öğrencilerini Pekin Tiananmen meydanında tanklar altında ezmekten çekinmemişti.Yaptığı nükleer denemeler sonucu milyonlarca insanın (denemelerin çoğunluğu Doğu Türkistan bölgesinde yapılmış) ölümüne veya sakat kalmasına neden olmuştu.Ne de olsa,insan dedikleri Çin yönetimi için kobaydan farksızdı.Diğer yandan bol işgücünü boğaz tokluğuna ve zorunlu olarak çalıştırarak ürettiği ucuz ama kalitesiz sanayi ürünleri ile dünya piyasalarını allak bullak etmişti.
Çin yönetiminin Uygur Türklerine karşı geçmişte defalarca yaptığı gibi bugün de insafsızlıkta sınır tanımadığını düşünüyorum. Öldürülen mazlum Türklerin sayısı maalesef resmi açıklamanın kat kat üstündedir.İşin daha kötüsü ,Batı'nın kendi elleri ile büyüttüğü canavar Çin'e dur diyebilecek bir ülke yok bugün dünyada.Ancak şu var ki, aldıkları her darbe ,Doğu Türkistan Türklerinin ve Tibet Halkının baskıcı Çin egemenliğinden kurtulma yolunda katettikleri bir kilometre olacaktır.Çünkü tarih eski sayfalarına bakarak bunun böyle olacağını söylüyor.

05.07.2009

çalışanlar (işçiler) için önemli yasal bilgiler

4857 SAYILI İŞ KANUNUNDA
İŞ SÖZLEŞMESİ (Hizmet akti) (İş kanunu-8. madde)

İş sözleşmesi, bir tarafın (işçi) bağımlı olarak iş görmeyi, diğer tarafın (işveren) da ücret ödemeyi üstlenmesinden oluşan sözleşmedir. İş sözleşmesi, Kanunda aksi belirtilmedikçe, özel bir şekle tâbi değildir.

Süresi bir yıl ve daha fazla olan iş sözleşmelerinin yazılı şekilde yapılması zorunludur. Bu belgeler damga vergisi ve her çeşit resim ve harçtan muaftır.

Yazılı sözleşme yapılmayan hallerde işveren işçiye en geç iki ay içinde genel ve özel çalışma koşullarını, günlük ya da haftalık çalışma süresini, temel ücreti ve varsa ücret eklerini, ücret ödeme dönemini, süresi belirli ise sözleşmenin süresini, fesih halinde tarafların uymak zorunda oldukları hükümleri gösteren yazılı bir belge vermekle yükümlüdür. Süresi bir ayı geçmeyen belirli süreli iş sözleşmelerinde bu fıkra hükmü uygulanmaz. İş sözleşmesi iki aylık süre dolmadan sona ermiş ise, bu bilgilerin en geç sona erme tarihinde işçiye yazılı olarak verilmesi zorunludur.

İş ilişkisinin bir süreye bağlı olarak yapılmadığı halde sözleşme belirsiz süreli sayılır.
Nitelikleri bakımından en çok otuz iş günü süren işlere süreksiz iş, bundan fazla devam edenlere sürekli iş denir. Belirli süreli sözleşmesi, esaslı bir neden olmadıkça, birden fazla üst üste (zincirleme) yapılamaz. Aksi halde iş sözleşmesi başlangıçtan itibaren belirsiz süreli kabul edilir.
Belirli süreli sözleşmesi ile çalıştırılan işçi, ayırımı haklı kılan bir neden olmadıkça, salt sözleşmesiyle çalıştırılan emsal işçiye göre farklı işleme tâbi tutulamaz.(İş kanunu-12. madde)
Taraflar iş sözleşmesini, Kanun hükümleriyle getirilen sınırlamalar saklı kalmak koşuluyla, ihtiyaçlarına uygun türde düzenleyebilirler.
İş sözleşmeleri belirli veya belirsiz süreli yapılır. Bu sözleşmeler çalışma biçimleri bakımından tam süreli veya kısmî süreli yahut deneme süreli ya da diğer türde oluşturulabilir.

DENEME SÜRESİ (İş kanunu-15. madde)

Taraflarca iş sözleşmesine bir deneme kaydı konulduğunda, bunun süresi en çok iki ay olabilir. Ancak deneme süresi toplu sözleşmeleriyle dört aya kadar uzatılabilir.

SÜRELİ FESİH-İş aktinin sona ermesi (İş kanunu-17. madde)

Belirsiz süreli iş sözleşmelerinin feshinden önce durumun diğer tarafa bildirilmesi gerekir.

Deneme süresi içinde taraflar sözleşmesini bildirim süresine gerek olmaksızın ve tazminatsız feshedebilir. İşçinin çalıştığı günler için ücret ve diğer hakları saklıdır.

İş sözleşmeleri;

a) İşi altı aydan az sürmüş olan işçi için, bildirimin diğer tarafa yapılmasından başlayarak iki hafta sonra,

b) İşi altı aydan birbuçuk yıla kadar sürmüş olan işçi için, bildirimin diğer tarafa yapılmasından başlayarak dört hafta sonra,

c) İşi birbuçuk yıldan üç yıla kadar sürmüş olan işçi için, bildirimin diğer tarafa yapılmasından başlayarak altı hafta sonra,

d) İşi üç yıldan fazla sürmüş işçi için, bildirim yapılmasından başlayarak sekiz hafta sonra,

Feshedilmiş sayılır.

Bu süreler asgari olup sözleşmeler ile artırılabilir.

Bildirim şartına uymayan taraf, bildirim süresine ilişkin ücret tutarında tazminat ödemek zorundadır.

İşveren bildirim süresine ait ücreti peşin vermek suretiyle sözleşmesini feshedebilir.

İşveren fesih bildirimini yazılı olarak yapmak ve fesih sebebini açık ve kesin bir şekilde belirtmek zorundadır.

Feshin geçerli sebebe dayandırılması (İş kanunu 18. madde)

Otuz veya daha fazla işçi çalıştıran işyerlerinde en az altı aylık kıdemi olan işçinin belirsiz süreli iş sözleşmesini fesheden işveren, işçinin yeterliliğinden veya davranışlarından ya da işletmenin, işyerinin veya işin gereklerinden kaynaklanan geçerli bir sebebe dayanmak zorundadır.

Sözleşmenin feshinde usul (İş kanunu 19. madde)

İşveren fesih bildirimini yazılı olarak yapmak ve fesih sebebini açık ve kesin bir şekilde belirtmek zorundadır.

Hakkındaki iddialara karşı savunmasını almadan bir işçinin belirsiz süreli iş sözleşmesi, o işçinin davranışı veya verimi ile ilgili nedenlerle feshedilemez. Ancak, işverenin 25 inci maddenin (II) numaralı bendi şartlarına uygun fesih hakkı saklıdır.

İş sözleşmesi feshedilen işçi, fesih bildiriminde sebep gösterilmediği veya gösterilen sebebin geçerli bir sebep olmadığı iddiası ile fesih bildiriminin tebliği tarihinden itibaren bir ay içinde iş mahkemesinde dava açabilir.Taraflar anlaşırlarsa uyuşmazlık aynı sürede özel hakeme götürülür. Feshin geçerli bir sebebe dayandığını ispat yükümlülüğü işverene aittir. İşçi, feshin başka bir sebebe dayandığını iddia ettiği takdirde, bu iddiasını ispatla yükümlüdür. (20. madde)

İşçinin haklı nedenle derhal fesih hakkı (İş kanunu 24 .madde)

İşverenin haklı nedenle derhal fesih hakkı (İş kanunu 25 .madde)

Yeni arama izni (İş kanunu 27. madde)

Bildirim süreleri içinde işveren, işçiye yeni bir iş bulması için gerekli olan iş arama iznini iş saatleri içinde ve ücret kesintisi yapmadan vermeye mecburdur.İş arama izninin süresi günde iki saatten az olamaz ve işçi isterse iş arama izin saatlerini birleştirerek toplu kullanabilir. Ancakiş arama iznini toplu kullanmak isteyen işçi, bunu işten ayrılacağı günden evvelki günlere rastlatmak ve bu durumu işverene bildirmek zorundadır.

İHBAR TAZMİNATI

İhbar tazminatının hesabında asıl ücrete ek olarak işçiye sağlanmış para veya para ile ölçülmesi mümkün sözleşme ve Kanundan doğan menfaatler de göz önünde tutulur.17. maddede belirtilen süreler üzerinden ödenir.İhbar müddeti veya bildirim öneli denilen uygulama hem işçi hem de işveren için aynı anlamı ifade eder.İşçiyi işten çıkartan işveren ihbar tazminatı ödemek zorunda olduğu gibi işveren,haklı bir neden olmaksızın işini bırakan işçiden de ihbar tazminatı talep edebilir.

KIDEM TAZMİNATI

Kıdem tazminatı mevcut 4857 sayılı İş Kanununda yer almaz.Ancak yürürlükten kaldırılan 1475 sayılı eski İş Kanununun kıdem tazminatına dair 14. maddesi yürürlüktedir.Buna göre kıdem tazminatı hak edilebilmesi için dört tane durum vardır.

1-Emeklilik (Emeklilik yaşı dolmadığı için emekli maaşı bağlanamayacak olanlardan bayanlar dan 20,erkeklerde 25 yılı dolduranlar işten ayrıldıkları taktirde kıdem tazminatı talebinde bulunabilir)

2-Muvazzaf askerlik hizmeti nedeniyle ayrılan kıdem tazminatını talep edebilir.

3-Bayan işçiler evlenme tarihindne itibaren 1 yıl içinde işten ayrılıp tazminatlarını alabilirler.

4-Ölüm.

Yasal gerekçe olmadan kendi isteğiyle ayrılan kıdem tazminatı alamaz.Kıdem tazminatının hesabında ücret ile süreklilik gösteren nakdi ve ayni ücret unsurları dikkate alınır.(01 Temmuz-31 Aralık 2009 dönemi için kıdem tazminatı yıllık 2.365,16-TL'dır) Bir işçi her bir yıl için 30 günlük ücreti tutarında kıdem tazminatı alabileceğinden hareketle,belirlenen tavanı aşmamak üzere ücretine göre hakettiği kadarını alır.

ÇALIŞMA BELGESİ: (İş kanunu-28. madde)

İşten ayrılan işçiye, işveren tarafından işinin çeşidinin ne olduğunu ve süresini gösteren bir belge verilir.

ÜCRET (İş kanunu -32 madde)

Ücret, kural olarak, Türk parası ile işyerinde veya özel olarak açılan bir banka hesabına ödenir.Ücret en geç ayda bir ödenir.Ücret alacaklarında zamanaşımı süresi beş yıldır.
Bu işçilerin bu nedenle akitleri çalışmadıkları için feshedilemez ve yerine yeni işçi alınamaz, bu işler başkalarına yaptırılamaz. (34. madde)
İşveren işyerinde veya bankaya yaptığı ödemelerde işçiye ücret hesabını gösterir imzalı veya işyerinin özel işaretini taşıyan bir pusula vermek zorundadır.(37. madde)

ÜCRETİN SAKLI KISMI (İş kanunu 35. madde)

İşçilerin aylık ücretlerinin dörtte birinden fazlası haczedilemez veya başkasına devir ve temlik olunamaz. Ancak, işçinin bakmak zorunda olduğu aile üyeleri için hakim tarafından takdir edilecek miktar bu paraya dahil değildir. Nafaka borcu alacaklılarının hakları saklıdır.

ÜCRET KESME CEZASI:(İş kanunu 38. madde)

İşveren toplu sözleşme veya
sözleşmelerinde gösterilmiş olan sebepler dışında işçiye ücret kesme cezası veremez.

FAZLA ÇALIŞMA (MESAİ) (İş kanunu 41. madde)

Fazla çalışma, Kanunda yazılı koşullar çerçevesinde, haftalık kırkbeş saati aşan çalışmalardır.

Her bir saat fazla çalışma için verilecek ücret normal çalışma ücretinin saat başına düşen miktarının yüzde elli yükseltilmesi suretiyle ödenir.

Fazla saatlerle çalışmak için işçinin onayının alınması gerekir.

Fazla çalışma süresinin toplamı bir yılda ikiyüzyetmiş saatten fazla olamaz.

Ulusal bayram ve genel tatil günlerinde işyerlerinde çalışılıp çalışılmayacağı toplu iş sözleşmesi veya iş sözleşmeleri ile kararlaştırılır. Sözleşmelerde hüküm bulunmaması halinde söz konusu günlerde çalışılması için işçinin onayı gereklidir.(44. madde)

Yıllık ücretli izin hakkı ve izin süreleri (İş kanunu 53. madde)

İşyerinde işe başladığı günden itibaren, deneme süresi de içinde olmak üzere, en az bir yıl çalışmış olan işçilere yıllık ücretli izin verilir.

Yıllık ücretli izin hakkından vazgeçilemez.

Niteliklerinden ötürü bir yıldan az süren mevsimlik veya kampanya işlerinde çalışanlara bu Kanunun yıllık ücretli izinlere ilişkin hükümleri uygulanmaz.

İşçilere verilecek yıllık ücretli izin süresi, hizmet süresi;

a) Bir yıldan beş yıla kadar (beş yıl dahil) olanlara ondört günden,

b) Beş yıldan fazla onbeş yıldan az olanlara yirmi günden,

c) Onbeş yıl (dahil) ve daha fazla olanlara yirmialtı günden,

Az olamaz.

YILLIK ÜCRETLİ İZİNİN UYGULANMASI:İşkanunu 56. madde

Yıllık ücretli izin işveren tarafından bölünemez.

Bu iznin 53 üncü maddede gösterilen süreler içinde işveren tarafından sürekli bir şekilde verilmesi zorunludur.

Ancak, 53 üncü maddede öngörülen izin süreleri, tarafların anlaşması ile bir bölümü on günden aşağı olmamak üzere en çok üçe bölünebilir.

İşveren tarafından yıl içinde verilmiş bulunan diğer ücretli ve ücretsiz izinler veya dinlenme ve hastalık izinleri yıllık izne mahsup edilemez.

Yıllık ücretli izin günlerinin hesabında izin süresine rastlayan ulusal bayram, hafta tatili ve genel tatil günleri izin süresinden sayılmaz.

İşveren, yıllık ücretli iznini kullanan her işçiye, yıllık izin dönemine ilişkin ücretini ilgili işçinin izine başlamasından önce peşin olarak ödemek veya avans olarak vermek zorundadır. (İş kanunu:57. madde)

ÇALIŞMA SÜRESİ (İş kanunu 63. madde)

Genel bakımdan çalışma süresi haftada en çok kırkbeş saattir. Aksi kararlaştırılmamışsa bu süre, işyerlerinde haftanın çalışılan günlerine eşit ölçüde bölünerek uygulanır.

Tarafların anlaşması ile haftalık normal çalışma süresi, işyerlerinde haftanın çalışılan günlerine, günde onbir saati aşmamak koşulu ile farklı şekilde dağıtılabilir. Bu halde, iki aylık süre içinde işçinin haftalık ortalama çalışma süresi, normal haftalık çalışma süresini aşamaz.

ARA DİNLENMESİ (İş kanunu 68. madde)

Günlük çalışma süresinin ortalama bir zamanında o yerin gelenekleri ve işin gereğine göre ayarlanmak suretiyle işçilere;

a) Dört saat veya daha kısa süreli işlerde onbeş dakika,

b) Dört saatten fazla ve yedibuçuk saate kadar (yedibuçuk saat dahil) süreli işlerde yarım saat,

c) Yedibuçuk saatten fazla süreli işlerde bir saat,

Ara dinlenmesi verilir.

Analık halinde çalışma ve süt izni (İş kanunu 74. madde)

Kadın işçilerin doğumdan önce sekiz ve doğumdan sonra sekiz hafta olmak üzere toplam onaltı haftalık süre için çalıştırılmamaları esastır. Çoğul gebelik halinde doğumdan önce çalıştırılmayacak sekiz haftalık süreye iki hafta süre eklenir. Ancak, sağlık durumu uygun olduğu takdirde, doktorun onayı ile kadın işçi isterse doğumdan önceki üç haftaya kadar işyerinde çalışabilir. Bu durumda, kadın işçinin çalıştığı süreler doğum sonrası sürelere eklenir.

Kadın işçilere bir yaşından küçük çocuklarını emzirmeleri için günde toplam birbuçuk saat süt izni verilir. Bu sürenin hangi saatler arasında ve kaça bölünerek kulllanılacağını işçi kendisi belirler.

İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ (İş kanunu 77. madde)

İşverenler işyerlerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için gerekli her türlü önlemi almak, araç ve gereçleri noksansız bulundurmak, işçiler de iş sağlığı ve güvenliği konusunda alınan her türlü önleme uymakla yükümlüdürler.

İşverenler işyerlerinde meydana gelen iş kazasını ve tespit edilecek meslek hastalığını en geç iki iş günü içinde yazı ile ilgili bölge müdürlüğüne bildirmek zorundadırlar.

İşyeri hekimleri (İş kanunu 81. madde)

Devamlı olarak en az elli işçi çalıştıran işverenler, Sosyal Sigortalar Kurumunca sağlanan tedavi hizmetleri dışında kalan, işçilerin sağlık durumunun ve alınması gereken iş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin sağlanması, ilk yardım ve acil tedavi ile koruyucu sağlık hizmetlerini yürütmek üzere işyerindeki işçi sayısına ve işin tehlike derecesine göre bir veya daha fazla işyeri hekimi çalıştırmak ve bir işyeri sağlık birimi oluşturmakla yükümlüdür.

Ağır ve tehlikeli işlerde rapor (İş kanunu 86. madde)

Ağır ve tehlikeli işlerde çalışacak işçilerin işe girişinde veya işin devamı süresince en az yılda bir, bedence bu işlere elverişli ve dayanıklı oldukları işyeri hekimi, işçi sağlığı dispanserleri, bunların bulunmadığı yerlerde sırası ile en yakın Sosyal Güvenlik Kurumu , sağlık ocağı, hükümet veya belediye hekimleri tarafından verilmiş muayene raporları olmadıkça, bu gibilerin işe alınmaları veya işte çalıştırılmaları yasaktır. Sosyal Güvenlik Kurumu işe ilk giriş muayenesini yapmaktan kaçınamaz.

4447 SAYILI İŞSİZLİK KANUNUNDA

İŞSİZLİK ÖDENEĞİNİN; MİKTARI, ÖDEME SÜRELERİ VE ZAMANI İLE SİGORTA PRİMLERİ-4447 SAYILI KANUN 50.MADDE

Günlük işsizlik ödeneği, sigortalının son dört aylık prime esas kazançları dikkate alınarak hesaplanan günlük ortalama brüt kazancının yüzde kırkıdır. Bu şekilde hesaplanan işsizlik ödeneği miktarı, 4857 sayılı İş Kanununun 39 uncu maddesine göre onaltı yaşından büyük işçiler için uygulanan aylık asgari ücretin brüt tutarının yüzde seksenini geçemez.

Hizmet akdinin sona ermesinden önceki son 120 gün prim ödeyerek sürekli çalışmış olanlardan, son üç yıl içinde;

a) 600 gün sigortalı olarak çalışıp işsizlik sigortası primi ödemiş olan sigortalı işsizlere 180 gün,

b) 900 gün sigortalı olarak çalışıp işsizlik sigortası primi ödemiş olan sigortalı işsizlere 240 gün,

c) 1080 gün sigortalı olarak çalışıp işsizlik sigortası primi ödemiş olan sigortalı işsizlere 300 gün,

Süre ile işsizlik ödeneği verilir.

İşsizlik ödeneği her ayın sonunda aylık olarak işsizin kendisine ödenir. İlk işsizlik ödeneği ödemesi ise ödeneğe hak kazanılan tarihi izleyen ayın sonuna kadar yapılır. İşsizlik ödeneği damga vergisi hariç herhangi bir vergi ve kesintiye tabi tutulmaz. İşsizlik ödeneği, nafaka borçları dışında haciz veya başkasına devir ve temlik edilemez. Sigortalının kusurundan kaynaklandığı belirlenen fazla ödemeler yasal faizi ile birlikte geri alınır.Ölen sigortalı işsizlere ait fazla ödemeler geri tahsil edilmez.

Sigortalı, işsizlik ödeneğinden yararlanma süresini doldurmadan tekrar işe girer ve işsizlik sigortası ödeneğinden yararlanmak için bu Kanunun öngördüğü şartları yerine getiremeden yeniden işsiz kalırsa, daha önce hakettiği işsizlik ödeneği süresini dolduruncaya kadar bu haktan yararlanmaya devam eder. Bu Kanunun öngördüğü şartları yerine getirmek suretiyle yeniden işsiz kalınması halinde ise, sadece bu yeni hak sahipliğinden doğan süre kadar işsizlik ödeneği ödenir

İŞSİZLİK ÖDENEĞİNE HAK KAZANMANIN ŞARTLARI-4447 SAYILI KANUN 51.MADDE

Bu Kanun uyarınca sigortalı sayılanlardan hizmet akitleri aşağıda belirtilen hallerden birisine dayalı olarak sona erenler, Kuruma süresi içinde şahsen başvurarak yeni bir iş almaya hazır olduklarını kaydettirmeleri, hizmet akitlerinin sona ermesinden önceki son üç yıl içinde en az 600 gün sigortalı olarak çalışıp işsizlik sigortası primi ödemiş ve işten ayrılmadan önceki son 120 gün içinde prim ödeyerek sürekli çalışmış olmaları kaydıyla işsizlik ödeneği almaya hak kazanırlar.

a) 25/08/1971 tarihli ve 1475 sayılı İş Kanununun 13 üncü maddesi veya 20/04/1967 tarihli ve 854 sayılı Deniz İş Kanununun 16 ncı maddesi ya da 13/06/1952 tarihli ve 5953 sayılı Basın Mesleğinde Çalışanlarla Çalıştıranlar Arasındaki Münasebetlerin Tanzimi Hakkında Kanunun 6 ncı maddesinin dördüncü fıkrasında belirtilen bildirim önellerine uygun olarak hizmet akdi işveren tarafından sona erdirilmiş olmak,

b) Hizmet akdi, süresi belli olsun veya olmasın sürenin bitiminden önce veya bildirim önelini beklemeksizin 1475 sayılı İş Kanununun 16 ncı maddesinin (I), (II) ve (III) numaralı bentlerine veya 854 sayılı Deniz İş Kanununun 14 üncü maddesinin (II) ve (III) numaralı bentlerine veya 5953 sayılı Basın Mesleğinde Çalışanlarla Çalıştıranlar Arasındaki Münasebetlerin Tanzimi Hakkında Kanunun 7 nci maddesi ile 11 inci maddesinin birinci fıkrasına göre sigortalı tarafından feshedilmiş olmak,

c) Hizmet akdi, süresi belli olsun veya olmasın sürenin bitiminden önce veya bildirim önelini beklemeksizin 1475 sayılı İş Kanununun 17 nci maddesinin (I) ve (III) numaralı bentlerine veya 854 sayılı Deniz İş Kanununun 14 üncü maddesinin (III) numaralı bendine veya 5953 sayılı Basın Mesleğinde Çalışanlarla Çalıştıranlar Arasındaki Münasebetlerin Tanzimi Hakkında Kanunun 12 nci maddesinin birinci fıkrasına göre işveren tarafından feshedilmiş olmak,

d) Hizmet akdinin belirli süreli olması halinde, bu sürenin bitimi nedeniyle işsiz kalmak, 854 sayılı Deniz İş Kanununun 7 nci maddesinin (II) numaralı bendinde belirtilen hizmet akdinin belirli bir sefer için yapılmış olması nedeniyle sefer sonunda işsiz kalmak,

e) İşyerinin el değiştirmesi veya başkasına geçmesi, kapanması veya kapatılması, işin veya işyerinin niteliğinin değişmesi nedenleriyle işten çıkarılmış olmak, 854 sayılı Deniz İş Kanununun 14 üncü maddesinin (IV) numaralı bendindeki nedenlerle işsiz kalmak,

f) 24/11/1994 tarihli ve 4046 sayılı Özelleştirme Uygulamalarının Düzenlenmesine ve Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 21 inci maddesi kapsamında işsiz kalmak.

g )Yukarıdaki bentlerde belirtilen iş kanunları kapsamına girmeyen sigortalılardan hizmet akitleri, 2821 sayılı Sendikalar Kanunu ile 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu kapsamında yapılmış olan toplu iş sözleşmeleri veya toplu iş sözleşmesi bulunmayan hallerde Borçlar Kanunu hükümleri doğrultusunda (a), (b), (c), (d) ve (e) bentlerindeki hükümlere paralel olarak sona ermiş olmak.

Ancak, işsizlik ödeneğine hak kazanabilmek için hizmet akdinin başvuru sırasında grev, lokavt veya kanundan doğan ödevler nedeniyle askıya alınmamış olması gerekmektedir.

İŞSİZLİK ÖDENEĞİ ÖDENMESİNDE HAK DÜŞÜRÜCÜ NEDENLER-4447 SAYILI KANUN 52.MADDE

İşsizlik ödeneği almakta iken;

a) Kurumca teklif edilen mesleklerine uygun ve son çalıştıkları işin ücret ve çalışma koşullarına yakın ve ikamet edilen yerin belediye mücavir alanı sınırları içinde bir işi haklı bir nedene dayanmaksızın reddeden,

b) İşsizlik ödeneği aldığı sürede gelir getirici bir işte çalıştığı veya herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşundan yaşlılık aylığı aldığı tespit edilen,

c) Kurum tarafından önerilen meslek geliştirme, edindirme ve yetiştirme eğitimini haklı bir neden göstermeden reddeden veya kabul etmesine karşın devam etmeyen,

d) Haklı bir nedene dayanmaksızın Kurum tarafından yapılan çağrıları zamanında cevaplamayan, istenilen bilgi ve belgeleri öngörülen süre içinde vermeyen,

Sigortalı işsizlerin işsizlik ödenekleri kesilir.

Ancak (c) ve (d) bendlerinde öngörülen ödeneklerin kesilme gerekçesinin ortadan kalkması halinde, işsizlik ödeneği ödenmesine yeniden başlanır. Şu kadarki bu suretle yapılacak ödemenin süresi başlangıçta belirlenmiş olan toplam hak sahipliği süresinin sonunu geçemez.

Muvazzaf askerlik dışında herhangi bir nedenle silah altına alınanlarla hastalık ve analık nedeniyle geçici işgöremezlik ödeneği almaya hak kazanan sigortalı işsizlerin işsizlik ödeneklerinin ödenmesi bu durumların devamı süresince durdurulur.

04.07.2009

cesur kadın ne demek?

Magazin yorumcuları normalin üzerinde dekolteli giyinen veya çıplaklıkta sınır tanımayan kadınları "cesur kadın" olarak niteliyor.Üstü başını açıp insanlara orasını burasını göstermenin cesaretle ne ilgisi olabilir,anlaşılır gibi değil.Böyle bir şey yapmak için o kadının düşüncesiz,akılsız veya aklının bir karış havada olması yeterli. Zaten,hiçbir konuda sınır tanımayan deliler,meczuplar kimi zaman tamamen çıplak gezerek fazlasıyla "cesur" olduklarını gösteriyorlar.Bu tanım yeri geldiğinde gerçekten cesur olabilen,her türlü güçlüğe karşı gelebilen kadınları aşağılamanın bir ifadesi olsa gerek.
Türk Ceza Kanunu bu tür sapkınlıklara karşı teşhircilik,yani vücudunu aleni olarak açıp başkalarına sergilemek fiilinden dolayı suç isnat etmiş.Sokak ortasında,orda burda soyunup cinsel organlarını başkalarına gösteren sapıklar ceza alıyor.Bu cezanın sinema,tiyatro,sanat,şov veya başka ad altında toplum karşısında çıplaklaşan ve açıkça cinsel sömürü yapan "cesur kadınlara" uygulanmaması da hukukun eşitlik ilkesi bakımından düşündürücü.Bizim bildiğimiz cesur kadınlar; vatanın kurtuluşu için ölümüne savaşan veya ailesinin geçimini sağlamak için her türlü fedakarlığı yapanlar, askerde şehit olan oğullarının ardından gözyaşlarını içine akıtıp, tabutu başında dik duranlardır.Yoksa orasını burasını açıp başkalarına göstermekten zevk alan şıllıklar değil.

02.07.2009

ne güzel,kriz bizi teğet geçmedi !

İstatistik Kurumunun 2009 yılı ilk çeyreğinde Türkiye ekonomisinin %13,8 gibi yüksek bir oranda küçüldüğünü açıklaması bazılarını fazlasıyla sevindirmişe benziyor.Sözkonusu çevreler Başbakanın "kriz bizi teğet geçti" açıklamasının yalanlanmasına zil çalıp oynuyor olmalılar.Kaybeden aslında kendileri imiş,Türkiye imiş umurlarında değil.Yeter ki iktidarın burnu sürtünsün,itibarı sarsılsın.
Dünyayı kasıp kavuran son 80 yılın en büyük ekonomik krizinin,sırtında dev bir borç yükü taşıyan ve cari açıkla boğuşan Türkiye gibi bir ülkeyi olumsuz etkilememesinin olanaksız olduğunu azıcık ekonomi haberi okuyan herkes bilir.Fakat aynı kişiler ekonominin krizden en az zararla kurtulması için gerekli hazır paranın,yani kaynağın Türkiye'de olmadığını da bilir.Bakınız Avrupa'ya,sadece 4 milyonluk küçük İrlanda'nın kriz için ayırdığı para tutarı 400 milyar Dolar.Diğer AB ülkelerinin kriz için ayırdıkları kaynak tutarları 100 ile 700 milyar Dolar arasında değişiyor.Kaynakları var da kullanıyorlar, paraları var da harcıyorlar. Peki kriz bekleyicilerin arzu ettiği gibi diyelim, Başbakan "krizden mahvolduk,yandık,bittik" edebiyatı yapsaydı ,hangi kaynağı ayıracaktık krize,hangi olmayan kaynağı?İşler nasıl yoluna girecekti ağlama edebiyatıyla?
Diğer yandan,ekonomi haberlerini az çok takip edenler,moral faktörlerin ekonomi için ne denli önemli olduğunu gayet iyi bilir.Bir şirket hakkındaki olumsuz söylentinin o şirketin borsa değerini nasıl düşürdüğünü,işlerini bozduğunu,genel ekonomiye ait olumsuz beklentilerin ise,tüm piyasalara nasıl olumsuz etki ettiği gayet iyi bilinir.Hal böyle iken,Başbakan'ın mevcut olumsuzlukları sıralayarak ekonomiyi büsbütün karamsarlığa sürüklemesini hangi yurtsever bekleyebilir?
Aynı negatif tutumu şimdi de,askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmasını sağlayarak sivillerin elini kuvvetlendiren ve bu suretle askeri darbeleri önleyerek demokrasinin ciddi anlamda kökleşmesine katkıda bulunacak yasa değişikliğine muhalefetin el birliği etmiş gibi tümden karşı çıkması olayında görüyoruz. Muhalefetin bu tavrı,ülkenin geleceğinin ve demokrasinin bekasının kendilerini pek ilgilendirmediği, askeri darbelerin yeri ve zamanı geldiğinde gerekli görüldüğü anlamına geliyor.Yeter ki iktidara bir gol daha atılsın,bütün amaç bu.
Oysa bu ülke hepimizin.Bu ülkenin iyiye gitmesinden hepimiz kazanır,kötüye gitmesinden yine hepimiz kaybederiz.Olaylara "biz,hepimiz" gözlüğüyle bakmadıktan, hatta ortamın düzelmesine katkı sağlamak yerine iş başındakinin yere düşüp burnunun sürtünmesini bekledikten sonra iktidarda kim olursa olsun bir yere varamayacağımızı herkes bilmelidir.

28.06.2009

psikolojik harekatı kim hazırladı?

Son iki haftadır büyük küresel ekonomik krizi ikinci plana atıp Türkiye'yi sarsan , Ergenekon sanıklarından bir avukatın bürosunda ele geçirilen ve altı bir kurmay albay imzalı "irtica eylem planı" hakkında Genelkurmay Başkanının "kağıt parçası" nitelemesini garipsedim. Zira TSK'nin irticaya karşı çok demokrasiden ve hatta bölücü terörden bile daha hassas olduğunu her komutan her fırsatta tekrarlıyor.TSK kendi bakış açısı ile tanımladığı büyük irtica tehlikesini zaman zaman basına açıklıyor, herkesin bu konuda görev ve sorumluluğunun bulunduğunu hatırlatıyor. Eğer siviller bu konuda başarısız olduğu taktirde askerin silahı eline alabileceği de dolaylı olarak ifade ediliyor.Aynen "azan irtica tehdidinden" dolayı cumhurbaşkanlığı seçiminin yapılacağı kritik bir dönemde,yani 27 Nisan 2007 gece yarısında hükümete karşı e-muhtırayı kendinin verdiğini itiraf eden eski Genelkurmay Başkanı gibi. TSK'nın irticaya karşı durmak gerekçesiyle çok katı bir laiklik anlayışı güttüğü kamuoyunca biliniyor.Bu çerçevede eşi başörtülü,dini pratikleri yerine getirmeye çalışan veya dini gruplarla herhangi bir şekilde ilgisi tespit edilen silahlı kuvvetler mensupları ordudan derhal ihraç edilirken,yine başörtülü bayanların hiçbir askeri sosyal tesise,hatta askeri müzelere bile girmesine izin verilmezken,dini referanslı gazeteciler akredite edilmeyerek toplantılara alınmıyor.Türkiye'nin 28 Şubat sürecinden bu yana başörtüsü veya türban sorununun zaman zaman gerçek gündemin önüne geçecek kadar kronik hale gelmesinde TSK'nin tutumunun büyük payı var.
Yakın geçmişte TSK komuta kademesinin irtica tehlikesine karşı ürettiği andıçlar, yayımladığı bildiriler,yürüttüğü psikolojik harekatlar ve hatta eşi başörtülü başbakana, cumhurbaşkanına karşı negatif tavırları herkesçe malum.Hal böyle iken Genelkurmay Başkanının sanki TSK bu konularla hiç ilgilenmiyormuş ,asla ilgisi olmazmış gibi olayı örtbas etmesini garipsememek elde değil.

26.06.2009

cinsel sömürü özgürlüğü !

Geçenlerde içeriği adından belli Seks Günlüğü adlı yabancı bir film afişinde yer alan kadın resminin filmi pazarlayan firma tarafından sansürlenmesi kimilerince "bu çağda bu kafa olur mu" yaklaşımı ile eleştirilmişti.Afişte, yatağın üzerinde sırtı dönük yatan tamamıyla çıplak kadına montajla külot giydirilmişti.Cinsel kısıtlamalara karşı olanlar bu tür olayları,ya çağdışılık suçlamasıyla ya da herhangi bir hak veya özgürlüğün ihlali olarak eleştiriyorlar.Oysa cinsellik,diğer kişisel hak ve özgürlükler ile aynı kefeye konulabilecek sıradan bir olgu olmadığı gibi ,yasaksız ve özgürce yaşanması halinde toplum açısından büyük sakıncalar doğurabilecek bir konu. Cinselliğin tam olarak özgürce yaşanması,beraberinde, cinsel sapkınlıklardan hastalıklara,psikolojik çöküntülerden sahipsiz bebeklere kadar pek çok sorunun ortaya çıkmasına neden olmakta.Nitekim polis kayıtlarına giren tüm suçlar arasında cinsel suçların oranı %20-25 civarındadır ki, bu sayıya çeşitli nedenlerle bildirilmeyen pek çok taciz ve tecavüz olayının dahil edilmediği kesindir.Diğer yandan,bir zamanlar cinsel özgürlüklerin azami ölçüde uygulandığı İskandinav ülkelerinde alkolizm ve uyuşturucu kullanımının toplumun geleceği bakımından derin kaygılara neden olacak kadar artması ,aile kurumunun zarar görmesi nedeniyle cinsel özgürlüklerde kısıtlamalara ğittiği bilinmektedir.Aynı durumu ülkemizde magazin basınına malzeme olan ve "cinselliği doya doya yaşayan sanatçı" camiasında da görmekteyiz. Kimin kiminle yatıp kalktığı belli olmayan,onur ve dürüstlük kavramlarının anlamını yitirdiği,elbise değiştirir gibi sevgili değiştirilip ihanet ve aldatma rekorlarının zorlandığı,doğan çocukların babalarını bilmediği,aile kurumunun kaybolduğu, uyuşturucu ve alkolden teselli ararken iyice batağa düşen insanların içler acısı hallerini magazin basınından öğrenebiliyoruz.
Çıplak resimli afişlerin halka açık yerlerde sergilenmesi cinsel özgürlük adına bir kazanım sayılamaz. Zira bu uygulama,insanların cinsel ihtiyaçlarını giderebilmesine hizmet eden bir hak veya özgürlük değil,olsa olsa duygu sömürüsü yoluyla para kazanılan reklamlar gibi üzerinden birilerinin kazanç sağladığı cinsellik sömürüsü aracı sayılabilir.
İnsanların
akıl ve bilinciyle hayvanlardan farklı ve üstün özellikleri olması itibarıyla cinselliği dozunda,kontrol altında ve meşru yollarla yaşaması doğasına kesinlikle daha uygun, daha doğru. Çünkü, insanoğlunun en derin zaafiyet gösterdiği konulardan biri olan cinselliği sömürürek büyük kazançlar sağlayanların uğraşları sonucu beyni cinselliğe odaklanmış, yaşama cinsel gözlükle bakan insanlardan aile, toplum,devlet ve insanlık adına fayda gelmeyeceği, aksine büyük zararlar verebileceği günümüzdeki örnekleri ile birlikte kanıtlanmış bir gerçek.Bu itibarla cinsel sömürüye özgürlük tanınması aile,toplum ve ülke huzuruna limon sıkmaktan başka anlama gelmez.

24.06.2009

türkçemiz ve üç yanlış kelime

Türk Milleti olarak dilimize hakettiği önemi vermediğimiz,yarı Türkçe bozuk İngilizce karışımı tuhaf konuşmalarımızdan, işyerlerimize ve günlük hayatta kullandığımız pek çok şeye güzelim Türkçe isimler var iken yabancı isimler vermeyi tercih etmemizden belli.İşin daha kötüsü ise,Türkçeyi yazarken de gerekli özeni göstermememiz,yani imla kuralları uymak gibi kaygımızın olmaması .Konuşma dilinin yanısıra yazı dilinin de bozulması o dilin düştüğü vahim durumun göstergesi olmalı.Asma yaprağından yapılan sarmaya dolma, ortopediye orta pedi denilmesi gibi yanlışları cahilliğe bağışlayıp geçtik,ayrı yazılması gereken "ya da" ve "ki" bağlaçlarını bir türlü doğru ve yerinde yazamamamız önemli bir sorun.
Yaşayan Türkçeden yana olarak yüzyıllardır kullanılan
kelimeleri köküne soyuna bakmadan Türkçe ve Türkçenin zenginlikleri olarak kabul etmek yanlış olmaz. Ancak bu tür kelimelerden dikkat çeken üç tanesi var ki, bunlar halk ağzında değişime uğrayarak bozulmuş ve yanlış kullanılmakta.Bunlardan biri "bilfiil" kelimesi . "Gerçekten,eylemli olarak" anlamındaki sözkonusu kelime çoğu kişi tarafından benzetme yolu ile "birfiil" olarak yazılıp söylenerek anlamını tamamen kaybetmekte. Yanlış yazılıp söylenmekte ısrar edilen bir diğer kelime ise; "doğrudan, aracısız" anlamındaki "direkt".Direkt kelimesindeki "t" sesinin telaffuz zorluğundan dolayı "direk" kelimesinin tercih edildiği düşünülse de,kelime bu haliyle istenilen anlamı vermez.Belki bildiğimiz ağaç veya demirden yapılan uzun direk ile direkt arasında zor da olsa bir bağlantı kurmak belki mümkün olabilir.Ancak bu benzerliğin kelimeye doğrudan,dolaysız anlamını vermeye yetmeyeceği açık. Yanlış yapılan üçüncü kelime ise "işbu".Daha çok ticari işlerde kullanılan "bu" veya "özellikle bu" anlamındaki işbu kelimesi "iş bu" şeklinde ayrı ayrı yazılarak gerçek anlamından uzaklaştırılmış.
Batı dilleri yanında horladığımız anadilimiz Türkçenin üstünlüklerini,güzelliklerini bilmek,öğrenmek isteyenlerin Nihat Sami BANARLI'nın "Türkçenin Sırları " adlı kitabını okumalarını tavsiye ederiz.Ülke olarak Türkçeye gerekli değeri verdiğimizden sonra Türk Milletinin tarihe meydan okuma zamanının geldiğine emin olabiliriz.